Bir Eski Zaman..

Hasbelkader on-on bir sene kadar önce, bir Leyla ile Mecnun kitabı geçti bu yazıyı yazan  fakirin eline. Aklı yettiği günden beri duyup aşina olduğu hikayeyi bu kez Fuzuli’den mülhem bir şekilde okudu. Kitapta bir çok yerin altını çizdi, bir çok acının üstünden geçti, Mecnun’un ağzından çıkan kelimeleri tek tek kendi kelimelerine yoldaş etti. Malum hikayedeki ilk pervane misali kanadını aşkın ateşinin ucuna biraz değdirdi. O ateş kendisini hayli hayli yakmış iken, yine Fuzuli’den gelen bir başka beyit, hayat ve aşka tüm bakışını değiştirdi.

mende mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var,

 aşık-ı sadık menem! mecnun’un ancak adı var!”

O günden sonra bir daha asla aynı adam olmadı. Yangının üzerine kırk ikindi yağmış gibi ferahladı. Çünkü artık Mecnun gibi yaşamak, mecnun gibi sevmek, mecnun gibi ağlamak, mecnun gibi yanmak zorunda olmadığını gördü. O gün bugündür eline adam akıllı kalem dahi almadı. Bir zamanlar ırmaklar gibi dökülen kelimeler, o günden sonra yerini “yaşamaya” bıraktı. Sadece yaşadı adam o günden sonra. Hiç kimseye ömrünü bağlamadan, hiç kimsenin de ona ömrünü bağlamasına izin vermeden, aşkına dahi esir olmadan “yaşadı” adam. İnsanlar sandılar ki bu bir umursamazlık halidir, bu bir kurtulma çabasıdır, bu bir kaçıştır, bu bir “kalpten” başka bir “kalbe” kendini paçavra etmektir. Halbuki bu sadece “çöl”dü.

Mecnun’un adı insanı alır bir kapının önüne koyar. O kapıdan sonra herkes kendi hikayesini yazar. Yazmanın şekli değişse de ismi aşk olur hep. Bu dünyaya yüce yaratıcının bir halifesi olarak gelmiş de olabiliriz, belki milyonlarca yıllık bir evrilmenin çocukları olarak hormonlarımızın esiri olmuş da olabiliriz. Eninde sonunda hamurumuzda tutku var. Biz bir insanı öyle çok istiyoruz ki, istemek düşüncesinin kendisini unutur oluyoruz. Onun sebep ve sonuçları lügatimizden tamamen çıkıyor. Bir süre sonra maşukun kimliği, yaptıkları, geçmişi, eksiklikleri, kötü halleri dahi görülmez oluyor. Bu tutku tüm irademizi esir alır oluyor. Ve biz insanı insan yapan tüm bu özelliklerden, iyiyle kötüyü ayırt etmek duygusundan, irademizden vazgeçerek sahip olduğumuz bu hisse dünyadaki en yüce his diyoruz. Peki ya elimizdeki veriler bunun tam tersini gösteriyorsa? Peki ya insanın insana duyduğu o büyük “aşk”, o kör edici, o yakıcı yıkıcı, o insanın hayatını tümden mahveden yoksunluk hissiyle titreten “aşk” tamamen hayvani bir his ise. Ya insanın insana olan aşkı o kadar da muhteşem bir şey değil ise. Bencilliklerin tepe noktasıysa hem de. Ondan başka kimseyi görmeme, aileyi bile hiçe sayma, sırf bir tutku uğruna dini inancı bile hiçe sayma  nasıl insanoğlunun sahip olduğu duyguların en yücesi olabilir?

İşte bu nedenlerle Mecnun’un bizi getirdiği o kapıdan girip kendi hikayemizi yazmak zorundayız. Artık çölde geçen zaman kafidir. Kalemi elimize alıp, yollara düşme vakti gelmiştir. Bismillah.

Ahmet

Reklamlar